Белгилүү жазуучубуз, «РухЭш» сайтынын туруктуу авторлорунун бири Абдыкерим Муратовдун «БУЛБУЛ… АЛЧА ГҮЛҮ… АЙ КЕРТИМИ… ЖЫМЖЫРТТЫК…» (САЙГЁ ТУУРАЛУУ) аттуу лирикалык эссеси буга дейре кыргыз окурмандарында сүймөнчүк менен окулуп келген болсо, эми бул чыгармасы сайтыбыздын “Нуска” котормочулар тобунун тажырыйбалуу адиси Алим Баястан тарабынан түрк тилине оодарылды. Бул чыгарма жакынкы күндөрдүн аралыгында түрк тилдүү «Кумру» журналында жарык көрүү алдында турат.

Журналдын негиздөөчүсү – Абдулхади Бай. Ал “Кумру” атындагы тарых, маданият, искусство жана адабият журналынын негиздөөчүсү. Газиантеп (ГАЗИШАД) акындар жана жазуучулар курумунун жетекчиси. “Билесиңби?” аттуу ыр китептин автору жана көзкарандысыз адвокат, укук илимдеринин магистранты.

Учурда ал Анадолу университетинде “түрк тили жана адабияты” боюнча билимин улантып жаткан тилектешибиз. Тагыраагы: Абдулхади Бай менен болгон чыгармачылык өнөктөштүктө мындан ары карай “РухЭш” сайтынын “Нуска” котормочулар тобу тарабынан кыргыз авторлорун 17 өлкөгө (Казакстан, Өзбекстан, Казань, Азербайжан, Тажикстан, Иран, ж.б…) “Кумру” журналы аркылуу тааныштырып турмакчыбыз…

“Кумру” журналы негизинен 17 өлкөнүн өкүлдөрүнөн турган туранчы акын-жазуучулардан түзүлгөн курум болуп саналат. Эмесе, түрк тилдүү окурмандарыбызга тааныштыра турган алгачкы авторлорубуздун бири Абдыкерим Муратовдун чыгармасы Алим Баястан тарабынан сунушталмакчы…

Bülbül… Kiraz çiçeği… Ay Parçası… Sessizlik…

[Veya Japon şairi Saigyo’nun peşinden gitmek…]

Yazar: Abdıkerim MURATOV

Çeviren: Alim BAYASTAN

Evet… İnsan ilginç bir varlık. Mesela ben. Fi tarihinde vefat etmiş bir Japon adamla aramızda bir bağlantı kurdum, sonra da onu derdimi paylaşabileceğim en yakın sırdaşıma dönüştürdüm. Acaba, böyle bir şeyin olması mümkün mü? “Nasıl olur da ta okyanus ötesinde derviş gibi bir hayat sürüp Mecnun gibi diyar diyar dolaşarak 1118-1190 yılları arasında yaşayan bir kimseyle aynı düşünceyi paylaşabiliyorum, aynı şeye üzülebiliyorum veya aynı şeyden zevk alabiliyorum.” diye çok düşündüm…

*      *      *

O zaman da böyle

Güneş doğudan doğar…

Ay geceleyin göklerde sakince süzülür

Kirazlar çiçek açar,

ardından bahar sıcaklarının birazcık artışına dayanamayıp hemen çiçeklerini döker. Böylece yerini meyveye bırakır. Fakat kirazların ilk çiçekleri arıların, kuşların, insanların hislerini okşar, besler, kalplerini yerinden oynatırdı…

Çok ilginç… Bin sene geçmesine rağmen tabiatta ve insanda hiçbir değişme olmamıştı.

*      *      *

İşte benim okumakta olduğum Saigo şöyle yazıyor:

Iraklara uçsalar

Bırakıp eski yuvasını

Bülbülleri ülkemin.

Arayarak onları,

Ağıt yakar ağlarım.

İşte budur şairin sesi! Arkada terkedilmiş yuvaları kalmış bülbüllerin. Lakin yerlerinde yeller esiyor onların. Gayrı gönüllere kim kılavuzluk edip türkü çığırır, kim şiir yazar? Kim?..

Çocukluğumda bizim köyün üst tarafında kaysı bahçesi vardı. Yazın bu bahçede en seçkin bülbüller öylesine durmadan öterlerdi ki yemek yemeden, kitap okumadan, uyku uyumadan hep onu dinleyesin gelirdi. Ne güzel bir an ne güzel bir hatıradır! Sonra kaysı ağaçlarının budakları arasında bülbülü ararsın. Sesine göre onun kocaman olduğunu düşünürsün, ama gerçekte öyle değildir. Büyük ozan Cenicok’un söylediği gibi: “El kadardır karası.  Öterse alemi sarar sedası. Sadece âlemi sarmakla kalmaz. İnsanın gönlünü okşar. Dahası…”

Günümüzde kaysı bahçeleri azaldı. Onların çoğuna el konuldu ve civardaki yeni evli gençlere arsa olarak dağıtıldı. Kışın soğuğundan korktuğumuz için yüzyıllık koca kaysı ağaçlarını «iyi yanıyor» diye odun niyetine kesip çatır çutur kırıp cayır cayır yaktık. Kaysı ağaçları kül oldu, bahçeleri ise anıza ve ot ambarına dönüştü. Peki ya bülbüller ve eski yuvaları nerede? Onların yokluğunu aratmayıp yerine dert ve keder türküsünü tüttüren insanlarımız nerede? Hepimiz hayatta kalma mücadelesi verirken bu fani dünyanın meşguliyetiyle mi uğraşıyoruz yoksa? Gerçekten böyle mi?

*      *      *

Yüreğimde bir sancı

Nerede,

Hangi dağın

Başında kirazlar

İlk çiçeğin açmıştır?

der bir şiirinde şair. İlk çiçeğini açmış bir kiraz!.. Çiçeğini açtı. Peki ne olacak şimdi? İlkbahar soğuklarına dayanabilecek mi? Yoksa insanlar mı koparacak? Ya da sağanak yağışlar güzelliğini yıkadıktan sonra yıkıp geçecek ve ansızın bastıran kardan dolayı üşüyecek mi? Bu tür endişelerle şairin yüreği yanmaktadır.

Meğerse Saigyo da bizim Kırgız ve Kazakların büyük düşünürü ve ozanı Asan Kaygı gibi, her varlığı düşünen bir şairmiş. Evet, bu insan olmanın gereği olmalı ki hem erken açılmış çiçekler hem de geç yetişen veya meyve veren ağaçlarla bitkiler için endişelenmekteyiz.

İşte bugün, kışın erken geleceği haberini getiren kar yağdı. Ağaçlar, henüz sarı yapraklarının tamamını dökmemişti. Olduğu gibi kar altında kaldılar. Üşüdüler zavallı yapraklar. Keşke sessizce hayatlarına veda ederek günü geldiğinde birer birer döküleydiler… Zamansız ölen zavallı yapraklar gözleri açık gitti. Tıpkı genç yaşında savaşta kurşun yemiş askerler gibi. Bir parladı ve anında püfff.. diye söndü. Bütün bunları düşünür, hâllerine acır, sabaha dek uyuyamazsın. Gece öten kuş misali haykırasın gelir. Elinde olsa, erken açılan çiçeği soğuktan hep korumak istersin…

*      *      *

Yosino dağlarında

Bulutların peşinde

Bayağı oyalandım.

Yola, kiraz çiçeğini

Görüp de çıkmış idim.

Önce şiiri okuyun, sonra da tabloya bakın. Dağ, duman. Yoğun bir sis var. O yoğun sis bir ucundan göğe doğru yükseliyor. Yerde duman, gökte bulut. İşte o dumanın sürüldüğü tarafta bir karartı ilerliyor. Çizmeli, gömlekli. Daha da önemlisi tüm varlığı elindeki asası. Ancak gönlünde merhamet duygusu, aşk ateşi ve dürüstlük mevhumunu taşıyan koca yürekli bir adam.

*      *      *

Şair yine bir başka şiirinde: “Kiraz çiçeğini gördüğüm gün kalbimden ayrıldım.” der. İlginç, yoksa kendisini şair olarak görmüyor muydu? Daha sonraları şiirlerini başka birilerinin okuyacağını hiç düşünmüş mü acaba?

*      *      *

Avucuma su alsam

Ay parçası göründü.

Dağ bulağında

Ulaşılmaz aynaya

El uzattım boşuna.

Ne güzel bir tasvir. Aylı bir gecede bulaktan su içmişsinizdir. Eğer içmediyseniz, güzellikle ilgili anlayışınızda bir eksiklik var demektir. Ama bu eksikliği nasıl gidereceksiniz? İşte onu bilemiyorum. Şairin hünerine bakın. O, yukarıdaki birkaç satır şiirle okuyucuyu bir anıya, daha doğrusu kendisinin karşılaştığı bir manzaraya götürüp ona ortak etmekle kalmıyor, manzarayı okuyucunun gözleri önüne seriyor. Evet, insan denilen mahluk işte böyledir. Güzelliğe dokunmak ve ona sahip olmanın dışında onu saklayıp gizlemek isteyerek boşuna oyalanır.

Avuçtaki su, bu sudan yansıyan Ay parçası avucunun içinde ama dokunamazsın. Dokunamadığın veya kendine dokundurtmayan şeyler vardır işte böyle. Bundan dolayı güzellik, dokunularak değil ancak görülerek, hissedilerek haz alınan bir mevhumdur. Onu müzelere koyamazsın, satamazsın, satın alamazsın ve oğlunun zimmetine geçirip miras olarak da bırakamazsın…

*      *      *

Şehirde, kalabalıktan bıkarsın, gürültü şamata, arabalar, paralar, ışıklar, reklam panoları, televizyonlar, gazeteler, sigara ve şarap içen kızlar… olup biten tüm şeylerden usanırsın, gönlün incinir. İşte böyle bir zamanda Saigyo’yu okursun:

Hani bana bulunsa

Yalnızlıktan korkmayan,

Sessizliği seven biri

Kışlaya ayazlı kış gününde

Ev yapardım ona komşu olarak.

“Bu benim! Bee-en!” diye haykırarak onun peşinden gidesin gelir. Yalnızlığa! Arılığa gidesin gelir… Saigyo’nun peşinden gidersin… Bulabilecek misin?.. Bulamayacak mısın?.. Bilemiyorum?!..

Добавить комментарий

Ваш e-mail не будет опубликован.

Этот сайт использует Akismet для борьбы со спамом. Узнайте как обрабатываются ваши данные комментариев.